Oblomov’un eylemsizliği, bilinçaltında ölüm korkusundan (Heidegger’in “varlık” sorunu) kaynaklanıyor olabilir mi?

Oblomov’un eylemsizliğini Heidegger’in varlık anlayışı, özellikle ölüm bilinci ve kaygı (Angst) kavramlarıyla birlikte düşünmek, onun pasifliğinin yüzeysel bir tembellikten değil, daha köklü bir ontolojik sarsıntıdan kaynaklandığını düşündürebilir. Oblomov’un pasifliği, belki de gündelik varoluşun sıradanlığına değil, varlığın çıplaklığına ve ölümün kaçınılmazlığına dair sezgisel bir karşılaşmayaverilen örtük bir tepki olabilir. Bu yaklaşımı şimdi adım adım, Heideggerci felsefeyle örerek inceleyelim.

I. Heidegger’de Varlık ve Ölüm: Dasein’ın Açılışı

Martin Heidegger’in Varlık ve Zaman (Sein und Zeit) adlı yapıtında geliştirdiği temel kavram, insanın varlık tarzını belirten Daseindır: “orada-olan”, yani varoluşunun bilincinde olabilen, kendi varlığına dair sorular sorabilen tek varlık. Dasein’ın en temel niteliği, kendi varoluşunu yaşamak zorunda olmasıdır — hem de sonlu, sınırlı, geçici bir varoluş olarak.

Dasein, varlığını genellikle gündelik yaşantının sıradanlığı içinde “örtülü” yaşar; kendisini çevresindeki şeylerle, rollerle, alışkanlıklarla tanımlar. Heidegger bu hali das Man (herkesliğin içinde kaybolma) olarak adlandırır. Ancak Dasein zamanla, ya bir kriz anında ya da içsel bir çöküşle, kendi ölümlülüğüyle karşı karşıya gelir. Bu karşılaşma, varlığın gündelik maskelerinin düşmesine neden olur. İşte burada ortaya çıkan temel varoluşsal durum, kaygıdır (Angst).

II. Oblomov’un Eylemsizliği: Das Man’a Direniş mi, Yoksa Korkunun Donması mı?

Oblomov’un yaşamı ilk bakışta das Man’ın içinde çözülmüş bir birey gibi görünür: Kendisine biçilen toplumsal rolü (memurluk), ailevi sorumlulukları, duygusal bağları sürdüremez. Ancak ilginçtir ki, Oblomov bu toplumsal maskelere karşı edilgin bir direniş içindedir. Onu dış dünyaya taşıyacak her çağrıya karşı içsel bir ağırlıkla, neredeyse bilinçdışı bir güçle direnir.

Bu noktada şu soruyu sormalıyız: Oblomov neden sürekli erteler, neden eylemsizliği seçer?

Heideggerci bir yorum, bu sorunun cevabını psikolojik değil, ontolojik düzlemde arar: Belki de Oblomov’un eylemsizliği, gündelik dünyanın yapaylığını, zamanın geçiciliğini ve ölümün kaçınılmazlığını sezgisel olarak fark etmesinden doğmaktadır. O, zamanın içine atılmışlık durumunu (Geworfenheit) yaşamaktadır; ama bu farkındalık, onu özgürleştiren bir açıklığa değil, bir tür donmuşluk ve büzüşmeye götürür.

Heidegger’in deyimiyle:

“Kaygı, Dasein’ı kendi varlığına getirir.”

Fakat Oblomov, bu kaygıyla yüzleşmez; onunla varoluşsal bir açılım üretmez. Tam tersine, o bu kaygının eşiğinde durur, ama içeri adım atmaz. Bu anlamda onun eylemsizliği, bir tür kaçış değil, varoluşsal sınırda yaşanan bir tutulmadır.

III. Ölümün Sessiz Gölgesi: Oblomov ve Otentik Varoluşun İmkânsızlığı

Heidegger’e göre, insanın otantik varoluşa (Eigentlichkeit) geçişi, ölümün kendi varlığı üzerindeki mutlak kesinliğini kabullenmesiyle mümkündür. Ölüm, tüm imkanların sonu olduğu kadar, özgürlüğün de doruk noktasıdır; çünkü Dasein’ı kendi varoluşunu seçmeye zorlar. Ölüm bilinci, yaşamın sahicileşmesini sağlayan güçtür.

Fakat Oblomov, bu bilinçle yaşamak yerine, ölümün ağırlığını hayatın tüm alanlarına yayar. Henüz yaşarken ölmüş gibidir: Tutku duymaz, karar vermez, yürüyüşe çıkmaz. Belki de o, Heidegger’in tanımladığı biçimiyle ölümü kendisine geri veren değil, ölümün ağırlığını taşıyamayıp onun öncesine, bir tür “ölü yaşam”a sığınan biridir.

Bu nedenle Oblomov’un eylemsizliği, otantik bir ölüm bilincinin açtığı sahici varoluş değil, ölüm korkusunun yarattığı donuk bir hayatta kalma biçimidir. Onun tüm eylemsizliği, zamanın içinde dağılmamak için kendini zaman dışına çekmeye çalışmasıdır — ne var ki zaman onu içeriden çözmeye devam eder.

Oblomov’un Pasifliği, Ontolojik Bir “Kaçış-Donma” Hâlidir

Oblomov’un pasifliği yalnızca psikolojik tembellikle ya da toplumsal eleştiriyle açıklanamaz. Heidegger’in varlık anlayışıyla düşünüldüğünde, onun tutumu ölüm karşısında yaşanan sahici bir kaygının sınırındaki bir donma hâli olarak yorumlanabilir. Oblomov, kendi varoluşunun geçiciliğini ve anlamsızlığını sezinlemiştir — ama bu sezgi onu sahici eyleme değil, varlıkla yüzleşmekten kaçınmayaitmiştir.

Dolayısıyla Oblomov’un eylemsizliği bir tür ölüm korkusunun değil, ölümle yüzleşmenin yarıda kalmış bir girişiminin ürünüdür. O, Heidegger’in “ölüme doğru varlık” (Sein zum Tode) çağrısına kulak verir, ama bu çağrının açtığı varoluşsal alanı yaşayacak güce sahip değildir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir